Gördüklerimiz çok şey anlatıyor!

Şu sıralar sıklıkla Akhisar’a gidiyorum. “Erken kalkan yol alır” misali, sabahtan çıktığımız yolculuk akşam geç saatlerde tersine dönüyor.
Neden böyle?
Hem zamanı çok iyi değerlendiriyoruz. Hem de sabah Karşıyaka’dan Bornova’ya kadar 15 dakikalık yolu 60 dakikada gitmekten, gece de Bornova-Karşıyaka arasını 12-15 dakikada geçmenin keyfinden… Yoksa yolda dur kalk, inanın “İstanbul trafiğini de geçtik” dedirtiyor insana… Canından bezdiriyor.
Otobanda kuyruk olur mu?
Olur.
Otobanda araçlar bekler mi?
Bekler.
Buna artık alışmış durumdayız. O nedenle zamanlamayı çok iyi yapan her zaman kazançlı çıkıyor. Hem maddi hem de ruh açısından. Sağlığı da unutmamak gerekli… Dur-kalk veya beklemek insanı strese sokuyor.
Sinirlerini geriyor. Neredeyse öfke krizine sokacak duruma getiriyor…
Bunları yazarken aklıma İzmir futbolu geldi.
Takımlara bakıyoruz da İzmir trafiğinden beter. Vallahi bazıları için üzülüyor ve İzmir trafiğine de şükrediyoruz. Çünkü onlar direkt hastanelik ediyor!
Hangisini ele alırsan al, elinde kalıyor!
Neyse, konu çok derin…
Neden mi gidiyorum?
Memleketim…
Anamın, babamın, atalarımın mezarı orada.
Kütüğümüzün olduğu şehir.
Yaşamımın belli bir döneminde “her şeyi öğrenme” aşamasını geçirdiğim, hayat okulundan mezun olduğum kent.
İşte bu kentte çok sevdiğim, kardeş gibi diyebileceğim dostlardan birisinin sınavına yardımcı olabilmek için sıklaştırdık gidiş gelişleri…
Yazılarımdan belki anımsayacaksınız.
Ufuk Merde, coğrafi işaretli Akhisar köftesinin havalı olmasını sağlayan ve lezzetine lezzet katan pidenin üreticisi…
Çocuk yaşlarından bu yana esnaf. Sonralarının tüccarı ve şimdilerin sanayicisi…
Çıraklık, kalfalık, ustalık, patronluk… Ama tırnaklarıyla kazıya kazıya. Düşe kalka!.. Gram gram biriktirip, unu alın teriyle hamura dönüştürerek, karşısında “Afrika Sıcaklarını” aratan sıcağındaki fırına kürekle atıp, pişince de çıkarırken hayat dersi alan ve “Akhisar’ın abisi” lakabı “Cuk” diye oturan kent sevdalısı…
İşte bu arkadaşıma destek için memleketimizin yolları arşınlıyorum.
50 yıldır aynı olan Arnavut kaldırımları, yarım yamalak asfalt atılan sokaklar, çift sıradan da öte park eden ve birbirine korna basan araçların yoğunluğundaki Tahir Ün, 1. ve 2. Nakliye caddeleri…
“Aman motora dikkat” diyerek ezilmeyesin gerekçesiyle elinden, belinden çeken arkadaşının ikazları arasında vızır vızır işleyen ve kuralsızlıkta “Bir numara” olan motosikletliler…
Kendimizi kurban vermeden şehir gezimize devam ediyoruz…
Elbette Gölet şu sıralar moda ve olmazsa olmazı Akhisarlıların…
İbrahim Macana ile Akhisar Spor Müzesi’ne giderken Akhisarspor Tesislerine şöyle bir uğrayalım istedik. Gitmez olaydık!..

Harabeye dönmüş güzelim tesis…
En son Fatih Karabulut başkanlığında bir toplantı için Ufuk Merde’nin davetiyle tesise gitmiştim. O zamanki güzellikleri aradı durdu gözlerim…
“Yanlış yere mi geldik?” diye sordum Macana’ya.
“Akhisarspor tesislerindeyiz. İşte son hali. Biz www.akhisardahaber.com ‘a da yazdık. Maalesef uzun zamandır böyle” dedi.
Çok üzüldüm…
Hele o “Şampiyonluk Kupası”nı taşıyan otobüsün durumunu görünce de “Yazıklar olsun” demekten kendimi alamadım.

Büyüklerimiz “Düşenin dostu olmaz” atasözünü boşuna söylememiş.
Akhisarspor’un kuruluş yılındaki rahmetli Yılmaz Atabarut’un yazıhanesindeki daktiloda kuruluş bildirgesini yazdığım günler aklıma geldi…
9. kurucu isim bendim ama yaşım 17 olduğundan Manisa’da ret yedi ve başka bir isim yazmak zorunda kaldık… Resmiyette olmasa da o şeref bana yeter artardı…
O günlerde birlik, beraberlik, nasıl kenetlendiğimiz, üç kulübün kardeşçe birleşmesi, kucaklaşması bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti…
Kimseye görünmeden, sessizce tesisi terk ettik.
Moralimiz bozulmuştu.
Bu durum karşısında “Ahlar-vahlar” bile teselli olamazdı…
Düşüne düşüne yürüdük, aracımıza…
Demek ki o kupaların parlaklığı mazide kalmış. Şimdi geriye bırakılan sadece pas tutmuş demirler ve solmuş renkler. Ve inanılmaz bir enkaz!
Acaba insan, zamanında binlerce sesin inlettiği tribünlerde şimdi kendi sessizliğinin altında mı eziliyor? Boyasız duvarlar, patlak lastikler, kurumaya yüz tutmuş ağaçlar ve biçilmeyen çimler; bir zamanlar yazılan destanların sessiz şahitleri gibi...
Ama ne olursa olsun, büyük kulüpler sadece sahadaki skorlarla değil, mazideki izleriyle de yaşar…
Yeniden küllerinden doğmak diyoruz. Tesisler perişan olabilir, duvarlar yıkılabilir; ama bu armanın altındaki ruh asla kimliğini kaybetmez.
Başarılar, elde edilen kupalar, kazanılan şampiyonluklar gelir geçer. Fırtınalar tesisleri yıkar; önemli olan umudun kaybolmamasıdır. Albert Camus’nün dediği gibi: “Düşmek bir şey değildir, orada kalmaktır asıl felaket.”
Victor Hugo’nun sevdiğim bir sözüdür: “En karanlık gece bile sona erer ve güneş tekrar doğar.”
Bunu asla unutmayın…
Akhisarspor’un durumu bu! Ama Akhisar’ın “Marka Şehir” olması üyelerin elinde. 3 Ekim’e şurada ne kaldı? Akhisar Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri de belki şehirde bazı değerlerin yeniden kazanılmasına ve Anka kuşu misali küllerinden doğmasına vesile olur.
Değişim şart… Çünkü gerçek gelişimin ilk adımı değişimdir. Eski alışkanlıklarla yeni kapılar açılmaz…


